Sevgili dostlar, arkadaşlar; bir iki ay önce, duyuru anlamında, “Dokun
Bana O Kadar Kolay Ki” romanın yayıneviyle olan sözleşmemi iptal
ettiğimi, yazın ve yayın (Manifesto) ile ilgili bir yazı düzenlemekte olduğumu,
sonrasında elimdeki romanları isteyenlere ücretsiz dağıtacağımı yazmıştım.
Sözünü ettiğim yazım aşağıda. Uzun sayılabilir ama işin hikâyesi için en kısa
özettir; lütfen okuyun, arkadaşlarınızla, dostlarınızla sayfalarınızda,
alanlarınızda paylaşın. Bu romanı edinmek isteyenlerden telefon bekliyorum,
ya da epostayla bildirin. Telefon ve e mail adresim aşağıda. Kitabı okuyunca
genel düşüncelerinizi, sınırsız eleştirilerinizi bana yazarsanız sevinirim;
yazmazsanız da sağ olun!
Not: 1-Bu bildirimi adres fortföylerinin farklı olması nedeniyle birden
fazla almış olanlar olabilir; ayıklamak zordu, kusura bakmayın. 2- Sizin
arkadaşlarınız ve dostlarınız da istekte bulunabilirler.
Yazın – Yayın İçin Manifesto
“Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanının yazımı, yayın hikâyesi, yazın
dünyasına ilişkin düşüncelerim ve bir ‘soru’nun irdelenmesi:
Sorulan: “ ‘Dokun
Bana O Kadar Kolay Ki’ romanının konusu gerçek yaşamınızdan aktarılanlar mı?
Kişilerin yakın ilişkilerinin anlatımı doğru mu veya gerekli mi?”
Yanıt: “Evet ama
hayır, diye yanıtlamak olanaklı; çünkü romanın kurgusunu oluşturan ve kurguyu
ete kemiğe büründüren yazardır. Bu romanın konusu cinayet olsaydı; bu soru gene
sorulacak mıydı? Katil sen misin demek saçmalık olmayacak mıydı? Herhangi bir
öyküde birebir gerçekler sıralansaydı, ‘o’ belgesel olurdu. Genel anlamda,
romanın konusu, yazarın özgürlüğüyle yaratıcılığını içerir; bir roman bütünüyle
gerçek de olabilir, kurgu da olabilir; ana iskelet dışında her şey hayalin
ürünü de olabilir. Seksin (yakın ilişkilerin) sınırlı, denetimli anlatımını
toplumsal ve dinsel baskılara boyun eğmeden neden kabullenemiyoruz?
Anlayamıyorum! Cesur davranarak, çok sınırlı betimlemeyi yenilik anlamında
romana dahil ettim. Estetik sınırda kalmak iyi bir yoldur, diye düşünüyorum.”
Genel değerlendirme;
biçim ve içerik.
Roman kurgulanırken
“kalıplaşmış düşünce ve biçimlerden” uzaklaşarak birçok yenilik amaçlandı.
İnsanların amacı sınırsız düşünce yapılarıyla yeniliklere ulaşmaktır. Aksi,
ortaçağ düşünce biçiminde ısrar etmektir. Televizyon yayınların ilk yıllarıyla
bugününü anımsayalım: Bin dokuz yüz ellili yılların başlarında, İngiliz
gazeteci bayan yazarın, “Televizyonlara seks konuları girmelidir,” anlamında
bir makale yazdığı bilinmekte ve televizyon sektöründeki gelişimin bu yazarın
görüşleriyle başladığı ve bugünlere gelindiği ifade edilmektedir.
Böyle bir gelişim
romanda niçin olmasın?
“Dokun Bana O Kadar
Kolay Ki” romanında Arzu ile Süreyya, yaratıcı olan Tanrı’nın seksten tat
almayı bahşetmesini, “Soyunu sen yarat,” emrinin teşviki anlamında irdeleyip
tartışılıyorlar. Bu nedenle de yakın ilişki estetik ölçülerde, anlatım sınırı
iyi hesap edilerek sadece üç yerde betimlenmiştir. Ortaçağ değerlerinin
internet devriminin yaşanmakta olduğu bu çağda geçerli olması düşünülemez. Ayıp
kavramı dahi bu çağa yakışır düzeyde olmalıdır.
Romanda ana hikâyeyi
oluşturan Arzu ile Süreyya’nın aşk öyküleri yanında; onların düşün dünyaları,
siyasal ve sosyal irdelemeleriyle fikir alışverişleri ve sanatlardan tarihe kadar
çok farklı konulardaki anlatım ve sohbetleri yapıtın önemli yapı taşları
olmuştur. Bu kapsamda, Anadolu kavimlerinin binlerce yıllık geçmişine ilişkin
yorumlara; Foçalılardan Troylara; Hitit’ten Kenger Türkleri’ne ve cumhuriyet
dönemiyle bugünün siyasal, toplumsal tartışmalarına; doğumdan ölüme insan
yaşamının; mutlulukların, özgürlüklerin irdelenmesine; “Ölüm yok oluş mu,
özgürlüğe kavuşmak mı?” tartışmalarına; resim sanatından tiyatroya, şiirlerden
öykülere ve daha birçok konuya yer verilmiştir. Böylece roman olumsuz, eylem ve
söylemlerden arındırılarak düşünmek isteyen düşünsün, tartışsın; sadece aşk
öyküsünü merak eden aşk öyküsüyle yetinsin ve bu yetinme doyurucu olsun, diye
çok yanlılık amaçlanmıştır.
Düşünce ve
anlatım yönünden sınırlayıcı olan bölüm adı yerine sıra numarası tercih
edilerek çalışma sahası genişletilmiştir. Bölüm içi, * * * işaretiyle fasıllara
ayrılarak özgür çalışma amaçlanmıştır. Diyaloglar tireyle verilirken ara konuya
geçiş anlamındaki konuşmalar satır başlarıyla tırnak içi verilerek biçimsel
yönden de tekdüzelik reddedilerek okuma rahatlığı sağlanmıştır. Noktalama
işaretleri bolca kullanılarak kolay okunma, kolay anlaşılmayla birlikte okuyana
soluk alma, nefes verme sürelerinde rahatlık tanınarak sakince düşünme, hislenme;
duyguları boşaltarak daha büyük güçle okuma olanağı verilmek
istenmiştir.
Paris’te Moulin
Rouge’da tanışıp Londra ve Viyana günlerinde oluşan aşk İstanbul şansıyla ilahi
kader gibi hayata geçiyor: Anadolu sevdalısı âşıklar İstanbul’dan Çanakkale’ye,
İzmir’e, Didim’e, Dalaman’a, Köyceğiz’e ve Şavşat’a dek gezileriyle ortam
renkleniyor. Özel yaşamlarında sınır tanımayan âşıkların yakın ilişkileri 417
sayfalık kitapta, 3 yerde yarımşar sayfadan 1,5 sayfayla “estetik kurallar”
içinde betimleniyor; o üç sayfa vazgeçilmez değildir!
Farklı temaların ana
öyküyle bağlantılarının olumlu düzeyde tutulma çabası, okuyucuya akarsu
niteliğinde bir bütün sunulması, önemli uğraşımız oldu.
Çizilmeğe çalışılan
bu tablo bütünlüğüne dikkat edildiğinde alışılmış roman biçim ve içeriğinin çok
ötelerinde yenilikler görülecektir.
Ana yapıya
bir başka köşeden bakalım: Uçurumun kenarındaki Arzu’nun “ağır yaşam
yanlışına” karşın, bu güzelim aşkı; kavgadan döğüşten, tabancadan bıçaktan, kandan;
hileden hordadan, entrikadan, düzenbazlıktan; her türlü kötülükten uzak
tutmaya; okuyanı germek yerine düşünmeye, tartışmaya, fikir üretmeye sevk etmek
için özen gösterildi. Bunun için içerik zenginleştirilip sürükleyici oluşum
sağlanmağa çalışıldı. Arzu’nun konumuyla ilgili olarak Süreyya toplumsal
acımasızlıkla burun buruna gelinmesine karşın aklın öne geçmesi yeğlendi.
Süreyya’nın katil konumunda olmaması tercih edildi. Bu roman; kan, tabanca
bıçak, entrika sevenler için değil!. Fikre, duyguya, düşünceye; sanata;
siyasete, Anadolu sevdasına yer vermek tercih edildi. İsteyen aşk hikâyesiyle
yetinsin, isteyen toplumsal, siyasal ve düşün dünyalarıyla sanatlar arasında
gezinsin dengesi oluşturulmağa çalışıldı.
Kitap
arka kapak yazısını şöyle düzenledim:
“Dokun Bana O Kadar
Kolay Ki” Roman’ında neler var?
“Toulouse Loutrec,
Molin Rouge; Leonardo da Vinci, Mona Lisa ve Anadolu sevdalısı iki çılgın
aşığın Paris’te başlayan yıldırım aşklarıyla doğumdan ölüme kadar yaşam felsefesi;
aydınlanma, Atatürk cumhuriyeti; sosyal politikalar; özgürlük, mutluluk ve
İstanbul’dan İzmir’e, Şavşat’tan Köyceğiz’e toprağın altıyla üstüyle bizim olan
güzel ülkem Anadolu ile ülkemin güzel insanları var. Duygu dolu sımsıcak; ama
trajik bir aşk öyküsü var.”
Roman,
öykü, şiir yazımı ve yayın aşamaları hakkında düşüncelerim:
Her tür yazı için;
biçim ve içerikte; basmakalıbı, şablonu kabullenmiyorum. Roman, öykü, şiir
yazarın özgür iradesi dışında şablonla, siparişle oluşmamalı; yazarın özgürlüğü
önünde set oluşturulmamalı. Yazar önce kafasının içinde özgür olmalı.
Uzun yıllardan bu
yana gelip kalıplaşanlar “Tanrı’nın Kelamı” değildir.
Bu söylem yayın
aşamalarında hiçbir öneri kabullenilemez anlamını taşımaz. Görüşme elbette
olacaktır. Yanlış olanı, estetik olmayanı görüp öneri getiren editördür!
Karşılıklı değerlendirmeler; kalıplar dışında kalarak, yanlışı bulma, doğru
olanı saptama yönünde olmalıdır. İki örnek: Sarmısak sözcüğü yanlıştır,
sarımsak olacak uyarısı editörlük değildir. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, Ö. Asım
Aksoy başkanlığında düzenlenen Ana Yazım Kılavuzu’nda “sarımsak” diye bir
sözcük yoktur; çarşıda, pazarda vardır. Editörün görevi, ayıp saydığı
satırların yanına üç beş tane X işareti koymak değil, yazarla konuşup
tartışarak doğruyu birlikte bulmaktır. Sonra; konuşacak yüzün yoksa neden
yayınladın derler!
Yanlış olanla,
estetik olmayanla “yenilik” olamaz; yenilik daha iyiye, daha güzele, daha ileri
özgür düşünceye ulaşmaktır; dar kalıplardan çıkıştır, okuyuculara daha fazla
özgürlük tanımaktır. Yazılanlar halk içindir: Yazar yazma tekniğiyle halkı
düşünmeye, tartışmaya, sorgulamaya yönlendirmeli; kendinden bir şeyler
bulmasına olanak tanımalıdır.
Günün koşulları
yarın dar gelebilir; bunu unutmamak gerekir!
Bu düzende; romanı,
öyküyü, şiiri basmakalıbın içine koyan, şablona oturtan ödüllere layık
görülebilir; iyi para kazanır; ama özgürlüğünden vazgeçen yazarın yapıtı özgür
değildir; alt alta sıralanmış buz kalıplarıdır; halkın satın alıp bir köşeye
attığıdır. Özgürlükten uzak olan güdülendir; ruhtan uzak, fikirden yoksun,
estetikten habersiz yığındır: halka saygısızlıktır.
Çağın değişim ve
gelişimlerine estetiği göz ardı etmeden ayak uydurmak gereklidir. Sanatlarda
değişimi, gelişimi zorlayan etkenin teknolojik gelişme ve bilgi paylaşımı
olduğu göz ardı edilemez. 1450’de matbaanın bulunmasıyla paylaşımın
yaygınlaşması, Rönesans’sın doğumunu, Ortaçağ yazının değişimini sağlamıştır.
Buhar gücünün keşfi; buhar makinelerinin 1662’de İngiltere’de kömür ocaklarına
ve 1804’de yine İngiltere’de lokomotife güç kaynağı olarak girmesi Sanayi
Devrimi’ni yaratmış ve 1917 Rusya sosyalist devrimini doğurmuştur. Bu
devrimlerden yazın dünyası da etkilenmiş; böylece yeni ufuklar açılmıştır. Bu
bağlamda, internet devrimini göz ardı etmek, devekuşu misali olur. Yazının bu
devrimden de etkilenmesi doğal karşılanmalıdır.
Yazar; teknolojik
gelişimin hızına düşünce sınırlarını genişleterek uymalıdır; sınırsız
olanakların, özgürlüğün farkında olmalıdır! Düşünce ve ifadede “kaygı” ;
doğruları bulma ve estetik arayışında olmalıdır. Yazar toplumu geri çeken,
bölen değil; ileriye, iyiye, güzele, mutluluğa yönelten, birleştiren olmalıdır.
Yazarın özgürlük sınırı; yazım kurallarına, estetik zorunluluğa uyum ve daima
aydınlıkta kalma düşüncesi olmalıdır.
Türü ne olursa
olsun yazı; okurun eline geçtiğinde, kendini kendisi okutmalıdır; reklamcının
hüneri değil! Örneğin bir şiir, şiir gibi kendini okutmalıdır; üslubuyla,
yaşayan halkın diliyle, anlaşılırlığıyla! Halka inanarak, “Fuzuli” olmamak
gereklidir; “Nazım Hikmet” gibi anlaşılır olmalıdır! Sözcüklerden, dizelerden
dolambaçlar oluşturmak sanat değildir. Sanat; Ayşe Hanım’ın, Hasan Bey’in
anlayabildiğidir. Yazarı ölümsüz kılan halkın gönlüne oturan yapıtlarıdır.
Satın alınıp okunmaya başlanan; ama bırakılıp atılan kitap için okuru suçlamak
yeni dinozorlar yaratmaktır; kendini halktan soyutlayıp büyüklenmektir.
Yapıtın biçim
ve içeriğiyle; fikriyle, duygularıyla, üslubuyla, estetik ölçüleriyle özgür
olabilen yazar; özgürlüğü okuyucuya da yaşatandır; amaç böyle olmalıdır!
Okuduğumuz 400
sayfalık bazı romanları düşünelim; şunu görüyoruz: üç yüz ellinci sayfaya kadar
“mıy mıy da mıy mıy”dan öte ne bir fikir, ne bir duygu; hiçbir şey yok! Konu
açılımı anlamında aynı sözleri yinelemekten öte bir olgu yok. Bu mıy mıylardan
sonra düğüm oluşur; son elli sayfada sözüm ona düğüm çözülür: kalıplara
uyulmuştur ve “SON.” Kitap bitti! Okuyanlar hariç, kitabın oluşumunda emeği
geçip karşılığını alanlar mesut bahtiyardır: Al gülüm ver gülüm meselesi sürüp
gider!
Bu üç yüz elli
sayfaya okuyucunun verdiği zaman ve göz nuru bu denli değersiz mi? Böylesi
şablonculuk okurlara saygısızlık değil mi? Tüm insanların zamanlarının çok
değerli olduğuna inanarak boş olan ‘o’ sayfaları birçok fikir, düşünce ve
aktivite aktarımlarıyla donatarak halkın huzuruna çıkmak gerektiğine
inanıyorum. Böylesi sonucu yaratmak sanattır!
Televizyonun,
sinemanın, tiyatronun; tüm sahne sanatlarının edebi ve teknolojik boyutlarıyla,
nereden nerelere geldiklerini düşünelim: Göreceğimiz baş döndürücü bir hız,
değişim, gelişimdir. Hâl böyleyken neden yüzyıl öncesinin kalıplarında, ayıp
olgusunda ısrarcı olalım? Halk adına ahkâm kesip buz kalıplarını öne sürmek
yerine kararı halka bırakmak en doğrusu değil mi? Halkın beğendiği romanın
baskıları sürecektir; beğenmediği roman ise ilk baskısını aşamayacaktır.
Yayıncının mesleki hüneri bu ayrımı anlayarak karar vermesindedir: yayınlayacak
veya reddedecek; bunun için dosyanın okunması gerekli!
Geçen
yüzyılları anımsayalım:
İsa’dan önceki
yüzyıllarla, özellikle Roma Dönemi sonlarına; “Tek Tanrılı Dinler” dönemine
kadar yazılıp çizilenlere dikkat edelim: Şiir, resim, mozaik ve işleme
sanatlarını düşünelim. Ressam ‘nü’lerini, Horatius’un bazı dizelerini, Antakya
Mozaik Müzesi’ndeki mozaik tabloları anımsayalım! Bugünün insanları o yapıtlara
hayran hayran bakıyor, yazın örneklerini gıptayla okuyor; kimse “ayıp” demiyor;
bu haklı sanat hayranlığı “ayıpçılar ve yazın / yayın dinozorları” açısından
ikiyüzlülüktür. Tek Tanrılı dinlerin “Aklı” poşete sokma gayretlerine rağmen
insanoğlu ortaçağı aşmayı başarabilmiştir. Çağımızda “estetik” olmayan poşete
girmiş, ciddi toplumsal tepki görmemiştir. Kadını çıplak kareleyen Pirelli
Takvimleri estetiktir, poşetlik değildir; ama kimi teşhirciliği içeren çıplak
fotoğraflar estetik değildir: poşetliktir; sınır “estetik” olgusudur! Estetik
sınırlar içinde kalan yapıtlar; okuyanı, izleyeni rahatsız etmez; hatta
mutluluk sınırlarında yeni ufuklara doğru yol alınmasına neden olabilir.
Yazarın, çağa yakışan
düşünce içinde; yazdığı her satırı, sözcüğü kuyumcu titizliğiyle arayıp bulma
zorunda olduğunu; böylesi titiz çalışmayla halka saygılı olunabileceğini,
kitabı satın alan insanları ne verirsen alır diye görmenin saygısızlık
olduğunu, düşünüyorum.
Yirmi birinci
yüzyılda yapıt veren yazar yüzyıl öncesinin biçim ve içerik sınırlarını
aşmalıdır; bu, özgür olmakla olanaklıdır. Toplumda; karanlıkta kalmaya ahdetmiş
katmanlar, hatta ülkesinin bağımsızlığına kastedenler de olacaktır; ama yazarın
hedefi onlara çanak tutmak değil aydınlık çağdan yana tavır
koymaktır.
Denenmek
isteyen yazar adayları denenmelidir!
Dosya okunmadığı
sürece kapitalden yana olan yayın sektörü daha da aşılamaz hale gelecektir;
kaldı ki kapitalist dünya, yazarın arkasındaki motor güçtür. Yayınevleri iş
sahası olarak yazın dünyasını tercih etmiş ticari kuruluşlardır. Para kazanıp
büyüyerek yollarına devam edeceklerdir; fakat yayıncı bu sektörü seçmekle
ülkesi halkıyla “toplumsal bir sözleşme” yapmış gibi sorumluluğu kabullenendir.
Bu nedenle Çin Setti ören değil yol açan olmalıdır. Tuhaf olan şu:
yayınevlerinde köşe başlarını tutanların kimi, önceki yıllarda, yazın dünyasına
emeği geçen sosyalistlerdir.
Kimseyi
hedef almış değilim, bu dünyanın fotoğrafını çekmeye
çalıştım!
İnternette,
arama motoruna “yayınevleri” yazalım; şaşırmamak olanaksızdır, sonuç
binden fazladır, çoğunluğu tek kitaplı yayınevleridir; kitabın yazarıyla
yayınevi sahibi aynıdır. İçlerinde, uzmanlığı toplumca kabullenilmiş kişiler
vardır. Dosyasını okuyacak yayınevi bulamayan yazar adayları işe yayın evi
kurmakla başlamıştır. Bu yol çare değildir; çünkü yayıncılık başka iştir. Basım
sağlanabilir; tanıtımı, dağıtımı sağlanamaz; kitapçının rafına dahi girilemez:
her adım birbirleriyle organik bağ içindedir; düzen böyle
kuruludur!
Yazım sonrası
aşamalar Çin Setti misalidir. Üç yılda, beş yılda yazdınız; ama
dosyanızı KİMSEYE OKUTAMAZSINIZ! Sizi dileyen çıkarsa eğer o da kös dinler.
Şu söylemi hep
işitiriz: “Halkımız kitap okumuyor.” İnanırdım; giderek şu sonuca vardım:
Ülkemizde sanıldığından çok kitap satılmaktadır: Bir, devletin
resmi istatistiklerine değil, mantığa dayalı göstergelere baktığımızda, sadece
yayıncının değil sıradan herhangi bir kitapçının dahi bir fazla müşteriye
ihtiyaç yok gibidir. İki, halkımız kitap okumasaydı eğer birçok
kitabın korsan basımları olamazdı. Üç, bu kesim insanlarının sosyal
değişimi / gelişimi söylenenlerin aksini işaret etmektedir.
Yayıncı;
toplumsal sözleşme gereği, dosya okunmasını sağlamalıdır. Elbette, çalışma
programları içinde. Okunan dosyanın beğenilmemesi, para kazanma umudunun
olmaması gibi nedenlerle reddedilmesi saygı ile karşılanır. Ancak, okunmamanın
izahı yoktur.
Batı
ülkelerinde yayınevleri yazar adaylarının peşinde teşvikleriyle dururken, yeni
yazarlar keşfetme uğraşısı içindeyken, ülkemizde yazar adayları dosyasını
okuyacak kuruluş bulamamaktadır. Çünkü bu düzende “Toplumsal Sözleşme”den söz
etmeden pekâlâ para kazanılmaktadır! Hâkim olan zihniyet, “Bir
yerde ödül kazanda öğle gel,” düşüncesidir. Tabii, ödül kazanmak güzel bir
sonuç; ancak bir kişi ödül kazanmış ise yayıncılar onun peşinde koşmalı! Kaldı
ki ödül bir başka hikâyedir. Ülkemizde ödül kazanıp ünlü olan vardır; ama
dünyadaki çoğu ünlü yazar, dosyası yayınevince okunup yayınlandıktan çok
sonra ünlü olanlardır. İşin kolayı; ödül kazanda gel zihniyeti ve şöhret
olmuş kişiyi transfer etmektir.
Yayınevince dosyanın
kitap oluşumu için verilen emeğin, harcanan paranın kazançla geri dönüşümü,
“OBJEKTİF” beklenti ve değerlendirmeyle oluşmalıdır.
Yazma tutkum
ve yayın serüvenim:
İlkokul
dördüncü sınıf sonrasında, yaz aylarından birinde, konuk olduğum bir bağ
evinde; bir sabah, üzüm kütükleri arasında dolaşırken bana yol gösteren, yöntem
öğreten çok genç bir kadının öncülüğünde üzüm topladıktan sonra; çardak
altında, bağı gözlediğim sırada, elime geçen atık karton parçasına bir şiir
yazdım. Herhalde üç ay sonraydı, bir de tiyatro oyunu yazdım. Maalesef onlar
şimdi yok. Hatırlıyorum, şiirin duygusallığını halen yüreğimde
hissedebiliyorum; oyuna sadece gülüyorum, prensesi kurtaran kahramanın ismi
Nakre idi, Erkan’ın tersten yazımıydı. Lise sonrası gençlik yıllarımda siyasal,
toplumsal makaleler öne çıktı; bir yandan da bazı dergilerde ve gazetelerin
pazar eklerinde şiirlerim yayınlandı. 1960-1975 yılları arasında mahalli bir
gazetenin birinci sayfasında siyasi içerikli makalelerim halk arasında ilgi
gördü; fakat kamuda ve siyasiler arasında hedef olmama neden oldu. Daha sonraki
yıllarda öykü ve roman devreye girdi; ama şiir hep vardı.
1974-1976 yıllarında
yazdığım, “On Kuruşluk Yüzyıl” adını verdiğim romanla yayın dünyasına çıkma
denemesi yaptım. Duvarları aşma olanağının olmadığını görerek dosyamı rafa
kaldırdım, halen orada duruyor. İnternetle çok şey değişti; benim şiir
kayıtlarım izinsiz kopyalamalarla on binlere ulaştı. Tek tesellim şu:
Beğenilmeseydi alınmazdı! Birçok örnekten ikisi: Milliyet blokta, “İnat Olsun”
şiirimi okuyan blog yazarı Bay şöyle yazıyordu: “Ne ilginç sade bir şiir
söyleme biçiminiz var. Biraz Orhan Veli’msin. Fakat orijinal. Güzel ve
keyifli..” Aynı şiir için blog yazarı Bayan, “Hayata bir direnişti şiiriniz.”
diye yazıyordu; ama bunları yayın dünyası yetkililerine anlatma olanağı yok;
çünkü köşe başındakiler yalnız kendini ve benzerini beğeniyor; bu sav
yarışmalar için de geçerli!
1976
yılındaki roman yayın denememi biraz açalım:
“On Kuruşluk Yüzyıl”
roman dosyamı, ülkemin yayın dünyasının ilk üçü arasında olan bir kuruluşa
götürdüm; sahibiyle görüştüm: “Okuyalım,” dedi. Okuyacak kişinin adını verdi;
ünlü bir gazetenin ünlü bir yazarıydı. Altı ay sonra görüşmek üzere ayrıldım.
Altı ayı aşan bir süre sonra gittiğimde, “Henüz okunmadı,” dedi. Altı ay sonra
tekrar gittiğimde yine “Henüz okunmadı,” dedi. Okunması için beklenilen bir
yılı aşan süreyi okunmayacağının delili olarak gördüm. Dosyamı geri istedim,
nereye koyduklarını unutmuşlardı, zor buldular.
Sonraki günlerin
birinde, dosyamı Adam Yayıncılık’a yolladım. Bir ayı geçmeyen bir sürede iade
ettiler; mektubu şu an aramızda olamayan Sayın Memet Fuat imzalanmıştı:
“Dosyanız çok hacimli olduğu için değerlendirmeye alamadık, size (…) yayınevini
salık veririz,” anlamındaydı. Doğru dürüst cevap almaktan memnun olmuştum.
Önerilen
yayınevine telefon ettim. Bu yayınevi yeni kurulmuş; ama kısa sürede güven
kazanmıştı. Telefondaki kişi yayınevinin kurucusu, ünlü bir yazardı. Öneriyi
anlattım, görüşmek isterlerse randevu rica ettiğimi söyledim. “Hemen gelin
hemen,” dediler. Sevindim ve “hemen” gittim. “Kendim okuyacağım, sizi sonra
ararım,” dedi. Altı ay geçti, ses yoktu; altı ay daha beklemeyi uygun
gördüm, bir yılı aşkın süre sonra gittim. “Böyle böyleydi, ne oldu?” dedim.
“Unuttum,” dediler. Dosyamı geri istedim; zor buldular, aldım çıktım.
Bu düzende ciddiyet
anlaşılmıştı. Başka girişimde bulunmadım. Hâlâ kütüphanemde duruyor. İlk adımda
böyle bir sonuç beni yazı dünyamdan uzaklaştırmadı.
2008’deki
ikinci yayın maceram:
Yazıp çizip
dosyaları rafa kaldırarak 2004 yılına geldim. Yıllardır zihnimde taht kuran,
“Dokun Bana O Kadar Kolay Ki,” romanını yazmağa başladım. Kurgu, yazım ve
denetimler 2006 yılı sonlarında tamamlandı. Otuz yıl geçti; çok şey değişmiştir
varsayımıyla tekrar denemeye karar verdim. Ülkemin önde gelen 20 yayınevine,
kısaca dosyamdan bahseden ve “Okumak isterseniz lütfen randevu veriniz,”
anlamında kısa mektup yazıp postaladım. Altı ay sonunda hiç birinden yanıt yoktu.
Aynı mektubu 20 yayınevine daha yazdım; altı ay sonunda onlardan da yanıt
alamadım. Pes etmedim, 20 yayınevine daha yazdım; altı ay sonunda onlardan da
yanıt alamadım. Toplam 60 yayınevi olmuştu! Böylece geçen süre iki yıldı.
Yalnız, randevu talep
ettiğim 60 yayınevinden ikisi telefon ederek programlarının çok dolu olduğunu
bu nedenle ilgilenemediklerini bildirdiler; teşekkür ettim, çağdaş bir
nezaketti!
Uzun süre sonra
üçüncü grup arasında olan küçük bir yayın evi telefon etti; gittim, “Kırmızı
Değirmen” şiirler ve “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanım hakkında bilgi
verdim. Üç gün sonra tekrar bir araya geldik, “Şiirlerde siyasi mesajlar var,
basamam; romanı yayınlayalım,” dedi ve ilave etti: (…) lira katkıda
bulunursanız…
Kendisi de
yazar olan bu zata, “108 şiirden 15 kadarının bazı dizelerinde Cumhuriyet,
Atatürkçülük ve laiklik söylemleri var. Siyaset işte bu! Siz bu düşünceyle
Tevfik Fikret’i, Nazım Hikmet’i nereye koyacaksınız?” dedim. “O başka, romanı
yayınlayalım, parayı yarın yatırın, gelin sözleşme yapalım,” dedi. “Önce
okuyun, fikriniz olumlu ise parayı yatıracağım, sözleşme sonra,” diye
yanıtladım. “İşin orasına karışmayın,” dedi. Görüşmelerden çekildim. Bir gün,
İstiklal Caddesi’nde bir kitapevinin raflarına göz atarken yayıncı sıfatıyla
benden para isteyen kişinin kitaplarını başka bir yayınevinin yayınladığını
gördüm.
Bu olaydan birkaç
ay sonra büyük bir yayın evinden mektup aldım; ilgileniyorlardı. Dosya
ile birlikte üç sayfayı geçmeyen özet ve bazı sorulara yanıt
istiyorlardı. Sevindim. İstenenleri hazırladım, yolladım. Romanımı ve kendimi
anlatma (pazarlama) ve bin sayfaya yaklaşan dosyayı özetleme konularında
tecrübesizdim. Kitap sayfası olarak, 417 sayfalık bu romanda “mıy mıy”
faslından hiçbir örnek yoktur: Atlanamaz! Tarihten felsefeye, siyasete,
sanatlara; şiirlerden, öykülerden, sinemadan tiyatroya ve yurt dışı yurt içi
gezilere kadar birçok farklı irdelemeler ve tartışmalarla çevrili trajik aşk
hikâyesini 15 – 20 sayfada özetleme olanağı olabilir; fakat 3 sayfada
özetlemek imkânsızdır. O iş, özet değil aşk hikâyesi dışında her şeyi atlamak
demektir. Tanıtımımda eksiklerim, yanlışlarım olmuş olabilir;ama “asıl olan
romanın kendisi; nasıl olsa okunacak,” diye düşünüyordum. Yanılmışım!
Yirmi gün sonra dosyam,
“Bir başka seferde görüşmek umuduyla,” ifadelerini içeren bir mektupla iade
edildi. Tabii ki üzüldüm. Okuduysalar eğer, beğenmedik demelerini tercih
ederdim. O zaman kendimi denetleme, yargılama olanağını elde edebilirdim.
Yayınevinin bir faydasını görürdüm! İade dosyamı elime aldım, evirip çevirmeğe
başladım. A4 kâğıdına tek yüz, çift aralıkla yazıldı, bin sayfaya yaklaştı;
piyasadaki klasörlerin en genişine anca sığdı. Klasörün ilk sayfasına uzun süre
baktım, sonraki sayfaları kamuda hizmet verdiğim müfettiş gözüyle inceledim.
Birlikte düşünelim: Bine yakın sayfayı tek tek okuyup çevirelim, okuduk
bitirdik, diyelim, sağdan sola çevrilen sayfaların zımba deliklerinin başına
geleceklere dikkat edelim! Zımba deliklerinin takıldığı gibi, tahrip olmadan
durması, okurken büyük özen gösterilse bile, sapasağlam kalması olanaksızdır!
Kalıp gibi yolladım, kalıp gibi iade edildi.
Bu dosya okunmadı,
özetle yetindiler. Bu düzende haklı olabilirler; ama romana verilen
emeği çok iyi bilmesi gereken kişiler emek verip okumalıydılar. Tek bir
ağaca takılmak yerine ormanı görme olanakları olurdu!
Diğer
önemli olasılıklar:
1- “Kırmızı
Değirmen” dosyasındaki şiirlerde siyasi mesaj var diyen küçük yayınevi gibi;
büyük yayınevi de, roman özetinden, sorularına yanıtlarımdan, arka kapak
yazısından “laik cumhuriyet, Kemalizm, sosyal ve siyasal yapının tartışılması
ve dinciliğe karşı duruş” günün siyasetine aykırı bulunmuş olabilir.
2- Yakın
ilişkilerin; 417 sayfalık romanda, toplam 1,5 sayfayla olsa bile anlatımı ayıp
görülmüş olabilir; ama görüşerek 1,5 sayfadan vaz geçilip geçilemeyeceği
aydınlatılmalıydı!
3- Basmakalıpçı
kafalar, yenilikleri: yaşam felsefesini ve sanatlara, siyasete, Anadolu
tarihine; sosyal politikalara ve Kemalizm’e ilişkin irdelemeleri; halkı fikre,
düşünceye, duygulara yöneltmeye çalışan; okura nefes aldırmayı hedefleyen
etkenleri göremediler.
Varılan
yer: Ülkemiz yayın dünyası 40 yılda daha da aşılamaz hale gelmiş!
Paranın sihri de
yazardan yana değilmiş:
“O” küçük yayın evinin
para talebi bana yol gösterdi. İnternette bazı yayınevlerinin para karşılığı
tüm yayın hizmetini verdiğini öğrenmiştim. Bu yola girmeyi kararlaştırdım.
Cinius Yayınevi’ni seçtim. Hizmet paketi satıyor, aldığı para karşılığında
editöryal çalışmadan satışa kadar yayın yayım vadediyordu: “Bildiğiniz
yayınevi hangi hizmetleri veriyorsa biz de size aynı hizmeti
sunacağız,”diyorlardı. İstenen parayı yatırdım, sözleşmeyi imzaladım: Bu işi ciddiye
almıştım, bence tarihi olan gün için, karımı da yanıma almıştım: Saflık işte!
Dosyanın
okunması, editör önerileri, yanıtlarım, kapak düzenlemesi, dizgi adı altında
dosyanın bilgisayardan yazıcıya aktarılıp çıktıların ciltlenmesi; hepsi ayrı
bir maceraydı; macera ne kelime adeta savaştı; hem para veriyorum, hem de
sabrediyordum.
“Dokun Bana O Kadar
Kolay Ki” romanıyla “Kırmızı Değirmen” şiirler kitapları çıktı; bu kez tanıtım
ve dağıtım tartışmaları başladı; “Bildiğimiz yayınevlerinin” basım sonrasında
yaptıklarının biri bile ortada yoktu. Web sitesine haber olarak koymaları,
satış sayfalarına geçirmeleri TANITIM-DAĞITIM-SATIŞ faaliyetleriymiş! Şunu
söyledim: “Boş lafı bırakın, İstanbul İstiklal Caddesi’ndeki kitabevlerinin
raflarına giremeyen kitabın dağıtımından, satışından söz edilemez. Hiç olmazsa
200 kitabı seçeceğimiz 20 kitabevine yollayın.” 200 lira istediler; verdim;
çünkü çaresizdim. Bir başka gün bir telefon, Beylikdüzü’nde Kitap Fuarı’na
katılacaklarmış, benim kitapları da sergilemek için 150 lira istediler; talep
inanılır gibi değildi; ama ödedim. Yukarıda açıkça yazdım, çaresizdim!
Yüz elli lirayı
ödediğim gün şu kararı aldım: Sözleşme süresinin dolmasına bir iki ay kala
“sözleşmeyi uzatmayacağımı,” bildirerek bağları koparacağım; öğle yaptım!
Basımından
sözleşmenin iptaline kadar olan sürede, birçok kez, kitaplaşan dosyamın son
biçiminin CD’sini istedim: Vermediler! Olaya hukuk ve etik açıdan bakıldığında
da vermeleri gerekirdi. Yapmam gereken yasal yollara başvurmaktı; yani bir
avukata bilmem kaç bin lira ödemekti. Artık bu iş için daha fazla masraf yapmak
istemedim.
Dosyanız kitaplaştı
varsayalım; tanıtım ve kitabevlerinin raflarına girmek için başka yol yok mu?
Var! Yüz binler harcarsınız; büyük kentlerindeki dev reklam panolarını
afişlerle donatırsınız, gazetelere reklam verirsiniz, medyanın
röportajcılarıyla söyleşi yaparsınız, ya da işi tanıtım şirketlerine havale
edersiniz; böylece tanıtım ve dağıtım işini hallederek satarsınız; hatta sadece
yaşamakta olduğunuz aşkınızı anlatsanız bile!
Yazma
eylemimde tünelin ucundaki ışık ve yayın serüveni sonu:
Yayın dünyasının
fotoğrafını çekmeğe, yazma eylemimdeki düşüncelerimi aktarmağa çalıştım.
Yeniliklerden söz ettim; peki, başarılı oldum mu? “Dokun Bana O Kadar Kolay
Ki,” romanında ve şiirlerimde çabalarımı ortaya koydum; başarılı olup
olmadığıma halkımız karar verecek; o zaman bu kervan ya yürüyecek ya da ben bu
işten tamamen kendimi ayıracağım; ancak, aldığım olumlu bilgiler tünelin ucunda
bana ışık oldu. Bu romanın ve halen üretilmekte olan şiirlerimin ilerideki
aylarda yıllarda “Gün ışığına çıkıp çıkılamayacaklarını” göreceğiz. Gerçek olan
şu: bir yayınevi dosyaları okuyup ışığı görmedikçe her şey bu düzende boş! Asıl
karar verici halk; ama halka nasıl ulaşacağız? Ciddi bir yayınevi olmadan bu
olanak da yok!
Tünelin
ucundaki ışığı, nasıl gördüm?
Romanı yazarken ilk
sayfasından sonuna kadar anlaşılırlığı sadece aşk öyküsünde değil, onu
destekleyen tüm öyküsel anlatımlarda, siyasal tartışmalarda, yaratılışa ve
insan yaşamına ilişkin irdelemelerde halkın beğenisine ulaşmayı ön planda
tuttum. Okura sen de tartış demeyi hedefledim. Yazma işi bitti, örneklemeye
dikkat ederek, saptadığım 9 kişiden okumalarını istedim. “Okuyup
düşüncelerinizi özgürce yazar mısınız?” dedim. Bu kişileri; 20, 30, 40, 50 yaş
gruplarından ve inşaat mühendisi, işletme mühendisi, iktisatçı; kamu personeli;
müfettiş, müdür ve emekli devlet memuru gibi değişik mesleklerden seçtim. Dokuz
kişinin 6’sı kadın, 3’ü erkekti. Okuyup yanıtladılar. Kitabın çıkışından sonra
okuyanlardan düşüncelerini iletenler de oldu. İki grubun görüşleri örtüşüyordu.
Sonuç, “Tünelin Uçundaki Işık”tı!
İletilenlerin
özeti: Bütünüyle akıcı, sürükleyici; kimi yerde kahkahalar
attıran, kimi yerde duyguya boğup ağlatan, düşündüren, diye vasıflandırılmış;
yakın ilişkilerin çoğu yerde üç nokta ile geçiştirmesi yanında, üç yerde
anlatımı, “seviyeli” bulunmuş, âşıkların gezdikleri yerlerin ve müzelerin anlatımı
canlı, başarılı bulunup belgesel gibi deyimi kullanılmıştır. Doğumdan ölüme
yaşam; özgürlük ve mutluluk irdelemeleri, seksin Tanrı’nın bahşettiği
yaratıcılığa ortaklık gibi bir eylem olduğu tartışmaları cesurca bulunmuştur.
Bayanlardan biri romanı okuduğu günlerin birinde, yattıktan sonra, neler oluyor
merakıyla yataktan kalkıp tekrar okumaya başladığını; diğer de benzer tarzda
yataktan kalkıp sabah ezanına kadar okuduğunu ifade etti. Altı bayandan biri
görüş bildirmedi; beğenmediğini düşündüm. Üç erkekten birinin, yakın
ilişkilerin anlatımını hoş görmediğini anladım. Bu kişi, açıkça söylem yerine
arkadan dolanmayı tercih etmişti.
Genel olarak,
yakın ilişkiler üç noktayla geçiştirilmiş; fakat üç yerde yarımşar sayfayla
estetik kurallar içinde, kuyumcu titizliğiyle de olsa anlatımın üç nedeni
vardı. Birincisi, yaradılış, seks, yaşam felsefesi kapsamında
irdelenmekte ve Tanrı’nın, “Kendi soyunu yarat,” emriyle bu işlevden tat alma
duygusunun insanlara görevlerini hatırlatma anlamında olduğu; cennetten kovulma
hikâyesinde elmanın simge olduğu yorumlarının yer almasıdır. İkincisi, Arzu
ve Süreyya, Londra’da izledikleri tiyatroda: oyuncular kâinatın yaradılışını
çıplak olarak yorumlarken bir kadın erkeğe, “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki,”
diyor. Bu tümce romana isim oluyor. Üçüncüsü, böyle bir
açılımla romanda yenilik kapısı aralansın istendi.
Yakın ilişkileri
yazarken şartlanmaları nasıl aşacağımı çok düşündüm. Kadın özelliği
için“Cennetinkapısı” birleşik sözcüğünü yarattım. Erkeğin zorda kalışını “Elli
altı milyonluk ordu hazır ve nazırdı” diye yazdım. Meme sözcüğünü
kullanmakta duraksamadım; çünkü göğüs akciğerlerin bulunduğu geniş alanın
adıdır. Meme sözcüğü TDK sözlüğünde ve yazım kılavuzlarında vardır;
kullanılmaması “eşek için merkep” diyenlerin komik hallerine benzer.
Bu yazıyı yazmakta
olduğum günlerin birinde bir arkadaş ziyaretime gelmişti, “Ne yapıyorsun,”
dedi. Bu manifestoyu özetledim. “Kitaplarla birlikte sizlere sunacağım,” dedim.
“Anlattıkların başlı başına roman,” dedi. Haklıydı, okuduğunuz bu yazı
olabilecek en kısa özet; ama romanlaşsa kim yayınlayacak, tanıtacak, dağıtacak?
Zaten konu bu!
Duyuru:
Elimdeki kitapları bu manifestoyu okuyanlardan isteyene bedava dağıtacağım.
Taleplerinizi Bekliyorum.
VE
A R A N I Y O R
“Dokun Bana
O Kadar Kolay Ki” romanıyla “Kırmızı Değirmen” şiirler kitabını ve “Yedi Yer
Yedi Öykü” dosyası ile toplumumuzda kangrenleşen miras paylaşımında kızların
erkeklerce nasıl kandırıldıklarını gerçek olaylara dayanarak konu edinen “Uyanın
Kızlar” roman dosyasını okuyup görüşüp yayınlayacak yayınevi aranıyor.
Erkan Yukarıoğlu
İletişim: erkanyukarioglu@gmail.com
+90 212 293
9861 +90 212 2712071
Not: “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanını arzu edenler, lütfen, saat 14 – 19
arasında (0212 293 98 61) telefon ederek adres kaydı yaptırsınlar. 10 Mayıs
2012 tarihine kadar kayıt alınacak, 15 Mayıs 2012 günü dağıtıma başlanacaktır.
Dağıtımın stoklarla sınırlı olacağı doğaldır. İstek bildirerek adres kaydı
yaptıranlar kitap adreslerine geldiğinde sadece kargo ücretini kitabı getiren
kargo görevlisine kendileri ödeyecektir. İstanbul’da olanlar dilerlerse bana
gelip bizzat alabilirler; hem tanışmış, hem sohbet etmiş oluruz. “Kırmızı
Değirmen” Şiirler’ in ise stokları yoktur. Sevgiler, saygılar.




