A R A N I Y O R
“Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanıyla “Kırmızı Değirmen” şiirler kitabını ve “Yedi Yer Yedi Öykü” dosyası ile toplumumuzda kangrenleşen miras paylaşımında kızların erkeklerce nasıl kandırıldıklarını gerçek olaylara dayanarak konu edinen “Baha ile Safa 'Uyanın Kızlar' ” roman dosyasını okuyup görüşüp yayınlayacak yayınevi aranıyor.
Erkan Yukarıoğlu
Öğleden önce: +90 212 271 20 71
Bu roman öncesinin hikâyesi
Yazın Yayın İçin
Manifesto
“Dokun Bana O
Kadar Kolay Ki” romanının yazımı, yayın hikâyesi, yazın dünyasına ilişkin düşüncelerim ve bir ‘soru’nun
irdelenmesi:
Sorulan: “ ‘Dokun Bana O Kadar Kolay Ki’ romanının konusu gerçek yaşamınızdan
aktarılanlar mı? Kişilerin yakın ilişkilerinin anlatımı doğru mu veya gerekli mi?”
Yanıt: “Evet ama hayır, diye yanıtlamak olanaklı; çünkü romanın
kurgusunu oluşturan ve kurguyu ete kemiğe büründüren yazardır. Bu romanın konusu
cinayet olsaydı; bu soru gene sorulacak mıydı? Katil sen misin demek saçmalık
olmayacak mıydı? Herhangi bir öyküde
birebir gerçekler sıralansaydı, ‘o’ belgesel olurdu. Genel anlamda, romanın
konusu, yazarın özgürlüğüyle yaratıcılığını içerir; bir roman bütünüyle gerçek
de olabilir, kurgu da olabilir; ana iskelet dışında her şey hayalin ürünü de
olabilir. Yakın ilişkilerin (seksin) sınırlı, denetimli anlatımını toplumsal ve
dinsel baskılara boyun eğmeden neden kabullenemiyoruz? Anlayamıyorum! Cesur
davranarak, çok sınırlı betimlemeyi yenilik anlamında romana dahil ettim. Estetik
sınırda kalmak iyi bir yoldur, diye düşünüyorum.”
Genel değerlendirme; biçim ve
içerik.
Roman kurgulanırken “kalıplaşmış düşünce ve biçimlerden” uzaklaşarak
birçok yenilik amaçlandı. İnsanların amacı sınırsız düşünce yapılarıyla
yeniliklere ulaşmaktır. Aksi, ortaçağ düşünce biçiminde ısrar etmektir.
Televizyon yayınların ilk yıllarıyla bugününü anımsayalım: Bin dokuz yüz ellili
yılların başlarında, İngiliz gazeteci bayan yazarın, “Televizyonlara seks
konuları girmelidir,” anlamında bir makale yazdığı bilinmekte ve televizyon
sektöründeki gelişimin bu yazarın görüşleriyle başladığı ve bugünlere gelindiği
ifade edilmektedir.
Böyle bir gelişim romanda niçin olmasın?
"Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanında Arzu ile Süreyya, yaratıcı olan
Tanrı’nın seksten tat almayı bahşetmesini, “Soyunu sen yarat,” emrinin teşviki
anlamında irdeleyip tartışılıyorlar. Bu nedenle de yakın ilişki estetik
ölçülerde, anlatım sınırı iyi hesap edilerek sadece üç yerde betimlenmiştir. Ortaçağ
değerlerinin internet devriminin yaşanmakta olduğu bu çağda geçerli olması
düşünülemez. Ayıp kavramı dahi bu çağa yakışır düzeyde olmalıdır.
Romanda ana hikâyeyi oluşturan Arzu ile Süreyya’nın aşk öyküleri
yanında; onların düşün dünyaları, siyasal ve sosyal irdelemeleriyle fikir
alışverişleri ve sanatlardan tarihe kadar çok farklı konulardaki anlatım ve
sohbetleri yapıtın önemli yapı taşları olmuştur. Bu kapsamda, Anadolu
kavimlerinin binlerce yıllık geçmişine ilişkin yorumlara; Foçalılardan Troylara;
Hitit’ten Kenger Türkleri’ne ve cumhuriyet dönemiyle bugünün siyasal, toplumsal
tartışmalarına; doğumdan ölüme insan yaşamının; mutlulukların, özgürlüklerin
irdelenmesine; “Ölüm yok oluş mu, özgürlüğe kavuşmak mı?” tartışmalarına; resim
sanatından tiyatroya, şiirlerden öykülere ve daha birçok konuya yer
verilmiştir. Böylece roman olumsuz, eylem ve söylemlerden arındırılarak
düşünmek isteyen düşünsün, tartışsın; sadece aşk öyküsünü merak eden aşk
öyküsüyle yetinsin ve bu yetinme doyurucu olsun, diye çok yanlılık
amaçlanmıştır.
Düşünce ve anlatım yönünden sınırlayıcı
olan bölüm adı yerine sıra numarası tercih edilerek çalışma sahası genişletilmiştir.
Bölüm içi, * * * işaretiyle fasıllara ayrılarak özgür çalışma amaçlanmıştır. Diyaloglar
tireyle verilirken ara konuya geçiş anlamındaki konuşmalar satır başlarıyla
tırnak içi verilerek biçimsel yönden de tekdüzelik reddedilerek okuma rahatlığı
sağlanmıştır. Noktalama işaretleri bolca kullanılarak kolay okunma, kolay
anlaşılmayla birlikte okuyana soluk alma, nefes verme sürelerinde rahatlık
tanınarak sakince düşünme, hislenme; duyguları boşaltarak daha büyük güçle
okuma olanağı verilmek istenmiştir.
Paris’te Moulin Rouge’da tanışıp Londra ve Viyana günlerinde oluşan aşk
İstanbul şansıyla ilahi kader gibi hayata geçiyor: Anadolu sevdalısı âşıklar İstanbul’dan
Çanakkale’ye, İzmir’e, Didim’e, Dalaman’a, Köyceğiz’e ve Şavşat’a dek gezileriyle
ortam renkleniyor. Özel yaşamlarında sınır tanımayan âşıkların yakın ilişkileri
417 sayfalık kitapta, 3 yerde yarımşar sayfadan 1,5 sayfayla “estetik kurallar”
içinde betimleniyor; o üç sayfa vazgeçilmez değildir!
Farklı temaların ana öyküyle bağlantılarının olumlu düzeyde tutulma çabası,
okuyucuya akarsu niteliğinde bir bütün sunulması, önemli uğraşımız oldu.
Çizilmeğe çalışılan bu tablo
bütünlüğüne dikkat edildiğinde alışılmış roman biçim ve içeriğinin çok ötelerinde
yenilikler görülecektir.
Ana yapıya bir başka köşeden
bakalım:
Uçurumun kenarındaki Arzu’nun “ağır yaşam yanlışına” karşın, bu
güzelim aşkı; kavgadan döğüşten, tabancadan bıçaktan, kandan; hileden hordadan,
entrikadan, düzenbazlıktan; her türlü kötülükten uzak tutmaya; okuyanı germek
yerine düşünmeye, tartışmaya, fikir üretmeye sevk etmek için özen gösterildi.
Bunun için içerik zenginleştirilip sürükleyici oluşum sağlanmağa çalışıldı. Arzu’nun
konumuyla ilgili olarak Süreyya toplumsal acımasızlıkla burun buruna
gelinmesine karşın aklın öne geçmesi yeğlendi. Süreyya’nın katil konumunda olmaması
tercih edildi. Bu roman; kan, tabanca bıçak, entrika sevenler için değil!.
Fikre, duyguya, düşünceye; sanata; siyasete, Anadolu sevdasına yer vermek
tercih edildi. İsteyen aşk hikâyesiyle yetinsin, isteyen toplumsal, siyasal ve
düşün dünyalarıyla sanatlar arasında gezinsin dengesi oluşturulmağa çalışıldı.
Kitap arka kapak yazısını şöyle düzenledim:
“Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” Roman’ında neler var?
“Toulouse Loutrec, Molin Rouge; Leonardo da Vinci, Mona Lisa ve Anadolu
sevdalısı iki çılgın aşığın Paris’te başlayan yıldırım aşklarıyla doğumdan
ölüme kadar yaşam felsefesi; aydınlanma, Atatürk cumhuriyeti; sosyal
politikalar; özgürlük, mutluluk ve İstanbul’dan İzmir’e, Şavşat’tan Köyceğiz’e
toprağın altıyla üstüyle bizim olan güzel ülkem Anadolu ile ülkemin güzel
insanları var. Duygu dolu sımsıcak; ama trajik bir aşk öyküsü var.”
Roman, öykü, şiir yazımı ve yayın aşamaları hakkında düşüncelerim:
Yazm atutkum ve yayın serüvenim:
İlkokul dördüncü sınıf sonrasında, yaz aylarından birinde, konuk olduğum bir
bağ evinde; bir sabah, üzüm kütükleri arasında dolaşırken bana yol gösteren,
yöntem öğreten çok genç bir kadının öncülüğünde üzüm topladıktan sonra; çardak
altında, bağı gözlediğim sırada, elime geçen atık karton parçasına bir şiir
yazdım. Herhalde üç ay sonraydı, bir de tiyatro oyunu yazdım. Maalesef onlar
şimdi yok. Hatırlıyorum, şiirin duygusallığını halen yüreğimde
hissedebiliyorum; oyuna sadece gülüyorum, prensesi kurtaran kahramanın ismi
Nakre idi, Erkan’ın tersten yazımıydı. Lise sonrası gençlik yıllarımda siyasal,
toplumsal makaleler öne çıktı; bir yandan da bazı dergilerde ve gazetelerin
pazar eklerinde şiirlerim yayınlandı. 1960-1975 yılları arasında mahalli bir
gazetenin birinci sayfasında siyasi içerikli makalelerim halk arasında ilgi
gördü; fakat kamuda ve siyasiler arasında hedef olmama neden oldu. Daha sonraki
yıllarda öykü ve roman devreye girdi; ama şiir hep vardı.
İlkokul dördüncü sınıf sonrasında, yaz aylarından birinde, konuk olduğum bir
bağ evinde; bir sabah, üzüm kütükleri arasında dolaşırken bana yol gösteren,
yöntem öğreten çok genç bir kadının öncülüğünde üzüm topladıktan sonra; çardak
altında, bağı gözlediğim sırada, elime geçen atık karton parçasına bir şiir
yazdım. Herhalde üç ay sonraydı, bir de tiyatro oyunu yazdım. Maalesef onlar
şimdi yok. Hatırlıyorum, şiirin duygusallığını halen yüreğimde
hissedebiliyorum; oyuna sadece gülüyorum, prensesi kurtaran kahramanın ismi
Nakre idi, Erkan’ın tersten yazımıydı. Lise sonrası gençlik yıllarımda siyasal,
toplumsal makaleler öne çıktı; bir yandan da bazı dergilerde ve gazetelerin
pazar eklerinde şiirlerim yayınlandı. 1960-1975 yılları arasında mahalli bir
gazetenin birinci sayfasında siyasi içerikli makalelerim halk arasında ilgi
gördü; fakat kamuda ve siyasiler arasında hedef olmama neden oldu. Daha sonraki
yıllarda öykü ve roman devreye girdi; ama şiir hep vardı.
Elimdeki kitapları bu manifestoyu okuyanlardan isteyene bedava dağıtacağım.
Her
tür yazı için; biçim ve içerikte; basmakalıbı, şablonu kabullenmiyorum. Roman,
öykü, şiir yazarın özgür iradesi dışında şablonla, siparişle oluşmamalı; yazarın
özgürlüğü önünde set oluşturulmamalı. Yazar önce kafasının içinde özgür olmalı.
Uzun
yıllardan bu yana gelip kalıplaşanlar “Tanrı’nın Kelamı” değildir.
Bu
söylem yayın aşamalarında hiçbir öneri kabullenilemez anlamını taşımaz. Görüşme
elbette olacaktır. Yanlış olanı, estetik olmayanı görüp öneri getiren editördür!
Karşılıklı değerlendirmeler; kalıplar dışında kalarak, yanlışı bulma, doğru
olanı saptama yönünde olmalıdır. İki örnek: Sarmısak sözcüğü yanlıştır,
sarımsak olacak uyarısı editörlük değildir. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, Ö. Asım
Aksoy başkanlığında düzenlenen Ana Yazım Kılavuzu’nda “sarımsak” diye bir
sözcük yoktur; çarşıda, pazarda vardır. Editörün görevi, ayıp saydığı satırların
yanına üç beş tane X işareti koymak değil, yazarla konuşup tartışarak doğruyu birlikte
bulmaktır. Sonra; konuşacak yüzün yoksa neden yayınladın derler!
Yanlış olanla, estetik olmayanla “yenilik”
olamaz; yenilik daha iyiye, daha güzele, daha ileri özgür düşünceye ulaşmaktır;
dar kalıplardan çıkıştır, okuyuculara daha fazla özgürlük tanımaktır. Yazılanlar
halk içindir: Yazar yazma tekniğiyle halkı düşünmeye, tartışmaya, sorgulamaya
yönlendirmeli; kendinden bir şeyler bulmasına olanak tanımalıdır.
Günün
koşulları yarın dar gelebilir; bunu unutmamak gerekir!
Bu
düzende; romanı, öyküyü, şiiri basmakalıbın içine koyan, şablona oturtan ödüllere
layık görülebilir; iyi para kazanır; ama özgürlüğünden vazgeçen yazarın yapıtı
özgür değildir; alt alta sıralanmış buz kalıplarıdır; halkın satın alıp bir
köşeye attığıdır. Özgürlükten uzak olan güdülendir; ruhtan uzak, fikirden
yoksun, estetikten habersiz yığındır: halka saygısızlıktır.
Çağın
değişim ve gelişimlerine estetiği göz ardı etmeden ayak uydurmak gereklidir. Sanatlarda
değişimi, gelişimi zorlayan etkenin teknolojik gelişme ve bilgi paylaşımı
olduğu göz ardı edilemez. 1450’de matbaanın bulunmasıyla paylaşımın
yaygınlaşması, Rönesans’sın doğumunu, Ortaçağ yazının değişimini sağlamıştır.
Buhar gücünün keşfi; buhar makinelerinin 1662’de İngiltere’de kömür ocaklarına
ve 1804’de yine İngiltere’de lokomotife güç kaynağı olarak girmesi Sanayi
Devrimi’ni yaratmış ve 1917 Rusya sosyalist devrimini doğurmuştur. Bu devrimlerden
yazın dünyası da etkilenmiş; böylece yeni ufuklar açılmıştır. Bu bağlamda, internet
devrimini göz ardı etmek, devekuşu misali olur. Yazının bu devrimden de etkilenmesi
doğal karşılanmalıdır.
Yazar; teknolojik gelişimin hızına
düşünce sınırlarını genişleterek uymalıdır; sınırsız olanakların, özgürlüğün
farkında olmalıdır! Düşünce ve ifadede “kaygı” ; doğruları bulma ve estetik
arayışında olmalıdır. Yazar toplumu geri çeken, bölen değil; ileriye, iyiye,
güzele, mutluluğa yönelten, birleştiren olmalıdır. Yazarın özgürlük sınırı; yazım
kurallarına, estetik zorunluluğa uyum ve daima aydınlıkta kalma düşüncesi olmalıdır.
Türü
ne olursa olsun yazı; okurun eline geçtiğinde, kendini kendisi okutmalıdır;
reklamcının hüneri değil! Örneğin bir şiir, şiir gibi kendini okutmalıdır;
üslubuyla, yaşayan halkın diliyle, anlaşılırlığıyla! Halka inanarak, “Fuzuli”
olmamak gereklidir; “Nazım Hikmet” gibi anlaşılır olmalıdır! Sözcüklerden,
dizelerden dolambaçlar oluşturmak sanat değildir. Sanat; Ayşe Hanım’ın, Hasan
Bey’in anlayabildiğidir. Yazarı ölümsüz kılan halkın gönlüne oturan yapıtlarıdır.
Satın alınıp okunmaya başlanan; ama bırakılıp atılan kitap için okuru suçlamak
yeni dinozorlar yaratmaktır; kendini halktan soyutlayıp büyüklenmektir.
Yapıtın biçim ve içeriğiyle; fikriyle,
duygularıyla, üslubuyla, estetik ölçüleriyle özgür olabilen yazar; özgürlüğü
okuyucuya da yaşatandır; amaç böyle olmalıdır!
Okuduğumuz 400 sayfalık bazı romanları
düşünelim; şunu görüyoruz: üç yüz ellinci sayfaya kadar “mıy mıy da mıy mıy”dan
öte ne bir fikir, ne bir duygu; hiçbir şey yok! Konu açılımı anlamında aynı
sözleri yinelemekten öte bir olgu yok. Bu mıy mıylardan sonra düğüm oluşur; son
elli sayfada sözüm ona düğüm çözülür: kalıplara uyulmuştur ve “SON.” Kitap
bitti! Okuyanlar hariç, kitabın oluşumunda emeği geçip karşılığını alanlar mesut
bahtiyardır: Al gülüm ver gülüm meselesi sürüp gider!
Bu üç yüz elli sayfaya okuyucunun
verdiği zaman ve göz nuru bu denli değersiz mi? Böylesi şablonculuk okurlara saygısızlık
değil mi? Tüm insanların zamanlarının çok değerli olduğuna inanarak boş olan ‘o’
sayfaları birçok fikir, düşünce ve aktivite aktarımlarıyla donatarak halkın huzuruna
çıkmak gerektiğine inanıyorum. Böylesi sonucu yaratmak sanattır!
Televizyonun,
sinemanın, tiyatronun; tüm sahne sanatlarının edebi ve teknolojik boyutlarıyla,
nereden nerelere geldiklerini düşünelim: Göreceğimiz baş döndürücü bir hız, değişim,
gelişimdir. Hâl böyleyken neden yüzyıl öncesinin kalıplarında, ayıp olgusunda
ısrarcı olalım? Halk adına ahkâm kesip buz kalıplarını öne sürmek yerine kararı
halka bırakmak en doğrusu değil mi? Halkın beğendiği romanın baskıları sürecektir;
beğenmediği roman ise ilk baskısını aşamayacaktır. Yayıncının mesleki hüneri bu
ayrımı anlayarak karar vermesindedir: yayınlayacak veya reddedecek; bunun için dosyanın
okunması gerekli!
Geçen yüzyılları anımsayalım:
İsa’dan önceki yüzyıllarla, özellikle Roma Dönemi sonlarına; “Tek
Tanrılı Dinler” dönemine kadar yazılıp çizilenlere dikkat edelim: Şiir, resim,
mozaik ve işleme sanatlarını düşünelim. Ressam ‘nü’lerini, Horatius’un bazı
dizelerini, Antakya Mozaik Müzesi’ndeki mozaik tabloları anımsayalım! Bugünün
insanları o yapıtlara hayran hayran bakıyor, yazın örneklerini gıptayla okuyor;
kimse “ayıp” demiyor; bu haklı sanat hayranlığı “ayıpçılar ve yazın / yayın
dinozorları” açısından ikiyüzlülüktür. Tek Tanrılı dinlerin “Aklı” poşete sokma
gayretlerine rağmen insanoğlu ortaçağı aşmayı başarabilmiştir. Çağımızda
“estetik” olmayan poşete girmiş, ciddi toplumsal tepki görmemiştir. Kadını
çıplak kareleyen Pirelli Takvimleri estetiktir, poşetlik değildir; ama kimi teşhirciliği
içeren çıplak fotoğraflar estetik değildir: poşetliktir; sınır “estetik”
olgusudur! Estetik sınırlar içinde kalan yapıtlar; okuyanı, izleyeni rahatsız
etmez; hatta mutluluk sınırlarında yeni ufuklara doğru yol alınmasına neden
olabilir.
Yazarın,
çağa yakışan düşünce içinde; yazdığı her satırı, sözcüğü kuyumcu titizliğiyle
arayıp bulma zorunda olduğunu; böylesi titiz çalışmayla halka saygılı
olunabileceğini, kitabı satın alan insanları ne verirsen alır diye görmenin
saygısızlık olduğunu, düşünüyorum.
Yirmi birinci yüzyılda yapıt veren yazar
yüzyıl öncesinin biçim ve içerik sınırlarını aşmalıdır; bu, özgür olmakla
olanaklıdır. Toplumda; karanlıkta kalmaya ahdetmiş katmanlar, hatta ülkesinin
bağımsızlığına kastedenler de olacaktır; ama yazarın hedefi onlara çanak tutmak
değil aydınlık çağdan yana tavır koymaktır.
Denenmek isteyen yazar adayları
denenmelidir!
Dosya okunmadığı sürece kapitalden yana olan yayın
sektörü daha da aşılamaz hale gelecektir; kaldı ki kapitalist dünya, yazarın
arkasındaki motor güçtür. Yayınevleri iş sahası olarak yazın dünyasını tercih
etmiş ticari kuruluşlardır. Para kazanıp büyüyerek yollarına devam
edeceklerdir; fakat yayıncı bu sektörü seçmekle ülkesi halkıyla “toplumsal bir
sözleşme” yapmış gibi sorumluluğu kabullenendir. Bu nedenle Çin Setti ören
değil yol açan olmalıdır. Tuhaf olan şu: yayınevlerinde köşe başlarını
tutanların kimi, önceki yıllarda, yazın dünyasına emeği geçen sosyalistlerdir.
Kimseyi hedef almış değilim, bu dünyanın
fotoğrafını çekmeye çalıştım!
İnternette, arama motoruna “yayınevleri”
yazalım; şaşırmamak olanaksızdır, sonuç binden fazladır, çoğunluğu tek
kitaplı yayınevleridir; kitabın yazarıyla yayınevi sahibi aynıdır. İçlerinde,
uzmanlığı toplumca kabullenilmiş kişiler vardır. Dosyasını okuyacak yayınevi
bulamayan yazar adayları işe yayın evi kurmakla başlamıştır. Bu yol çare değildir;
çünkü yayıncılık başka iştir. Basım sağlanabilir; tanıtımı, dağıtımı
sağlanamaz; kitapçının rafına dahi girilemez: her adım birbirleriyle organik
bağ içindedir; düzen böyle kuruludur!
Yazım sonrası aşamalar Çin Setti misalidir. Üç
yılda, beş yılda yazdınız; ama dosyanızı KİMSEYE OKUTAMAZSINIZ! Sizi dileyen
çıkarsa eğer o da kös dinler.
Daima, “Halkımız kitap okumuyor,” derler.
İnanırdım; çünkü ülkemizde sanıldığından çok kitap satılmaktadır! Bir; resmi istatistiklere değil, mantıklı
göstergelere baktığımızda, sadece yayıncının değil sıradan herhangi bir
kitapçının dahi bir fazla müşteriye ihtiyaç yok gibidir. İki; halkımız kitap okumasaydı eğer birçok kitabın korsan basımları
olamazdı. Üç; yayın dünyası insanlarının
sosyal değişimi / gelişimi söylenenlerin aksini işaret etmektedir.
Yayıncı; toplumsal sözleşme gereği, dosya okunmasını sağlamalıdır. Elbette,
çalışma programları içinde. Okunan dosyanın beğenilmemesi, para kazanma
umudunun olmaması gibi nedenlerle reddedilmesi saygı ile karşılanır. Ancak,
okunmamanın izahı yoktur.
Batı
ülkelerinde yayınevleri yazar adaylarının peşinde teşvikleriyle dururken, yeni
yazarlar keşfetme uğraşısı içindeyken, ülkemizde yazar adayları dosyasını
okuyacak kuruluş bulamamaktadır. Çünkü bu düzende “Toplumsal Sözleşme”den söz etmeden
pekâlâ para kazanılmaktadır! Hâkim olan
zihniyet, “Bir yerde ödül kazanda öğle gel,” düşüncesidir. Tabii, ödül
kazanmak güzel bir sonuç; ancak bir kişi ödül kazanmış ise yayıncılar onun
peşinde koşmalı! Kaldı ki ödül bir başka hikâyedir. Ülkemizde ödül kazanıp ünlü
olan vardır; ama dünyadaki çoğu ünlü yazar, dosyası yayınevince okunup
yayınlandıktan çok sonra ünlü olanlardır. İşin kolayı; ödül kazanda gel zihniyeti
ve şöhret olmuş kişiyi transfer etmektir.
Yayınevince
dosyanın kitap oluşumu için verilen emeğin, harcanan paranın kazançla geri dönüşümü,
“OBJEKTİF” beklenti ve değerlendirmeyle oluşmalıdır.
1974-1976 yıllarında yazdığım, “On Kuruşluk Yüzyıl” adını verdiğim
romanla yayın dünyasına çıkma denemesi yaptım. Duvarları aşma olanağının olmadığını
görerek dosyamı rafa kaldırdım, halen orada duruyor. İnternetle çok şey
değişti; benim şiir kayıtlarım izinsiz kopyalamalarla on binlere ulaştı. Tek
tesellim şu: Beğenilmeseydi alınmazdı! Birçok örnekten ikisi: Milliyet blokta,
“İnat Olsun” şiirimi okuyan blog yazarı Bay şöyle yazıyordu: “Ne ilginç sade bir
şiir söyleme biçiminiz var. Biraz Orhan Veli’msin. Fakat orijinal. Güzel ve
keyifli..” Aynı şiir için blog yazarı Bayan, “Hayata bir direnişti şiiriniz.” diye
yazıyordu; ama bunları yayın dünyası yetkililerine anlatma olanağı yok; çünkü
köşe başındakiler yalnız kendini ve benzerini beğeniyor; bu sav yarışmalar için
de geçerli!
1976 yılındaki
roman yayın denememi biraz açalım:
“On
Kuruşluk Yüzyıl” roman dosyamı, ülkemin yayın dünyasının ilk üçü arasında olan
bir kuruluşa götürdüm; sahibiyle görüştüm: “Okuyalım,” dedi. Okuyacak kişinin
adını verdi; ünlü bir gazetenin ünlü bir yazarıydı. Altı ay sonra görüşmek
üzere ayrıldım. Altı ayı aşan bir süre sonra gittiğimde, “Henüz okunmadı,”
dedi. Altı ay sonra tekrar gittiğimde yine “Henüz okunmadı,” dedi. Okunması
için beklenilen bir yılı aşan süreyi okunmayacağının delili olarak gördüm. Dosyamı
geri istedim, nereye koyduklarını unutmuşlardı, zor buldular.
Sonraki günlerin birinde, dosyamı Adam Yayıncılık’a yolladım. Bir ayı geçmeyen
bir sürede iade ettiler; mektubu şu an aramızda olamayan Sayın Memet Fuat
imzalanmıştı: “Dosyanız çok hacimli olduğu için değerlendirmeye alamadık, size (…)
yayınevini salık veririz,” anlamındaydı. Doğru dürüst cevap almaktan memnun
olmuştum.
Önerilen yayınevine telefon ettim. Bu
yayınevi yeni kurulmuş; ama kısa sürede güven kazanmıştı. Telefondaki kişi yayınevinin
kurucusu, ünlü bir yazardı. Öneriyi anlattım, görüşmek isterlerse randevu rica
ettiğimi söyledim. “Hemen gelin hemen,” dediler. Sevindim ve “hemen” gittim.
“Kendim okuyacağım, sizi sonra ararım,” dedi. Altı ay geçti, ses yoktu; altı ay daha beklemeyi uygun gördüm, bir yılı
aşkın süre sonra gittim. “Böyle böyleydi, ne oldu?” dedim. “Unuttum,” dediler.
Dosyamı geri istedim; zor buldular, aldım çıktım.
Bu düzende ciddiyet anlaşılmıştı. Başka
girişimde bulunmadım. Hâlâ kütüphanemde duruyor. İlk adımda böyle bir sonuç
beni yazı dünyamdan uzaklaştırmadı.
2008’deki
ikinci yayın maceram:
Yazıp
çizip dosyaları rafa kaldırarak 2004 yılına geldim. Yıllardır zihnimde taht
kuran, “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki,” romanını yazmağa başladım. Kurgu, yazım
ve denetimler 2006 yılı sonlarında tamamlandı. Otuz yıl geçti; çok şey
değişmiştir varsayımıyla tekrar denemeye karar verdim. Ülkemin önde gelen 20
yayınevine, kısaca dosyamdan bahseden ve “Okumak isterseniz lütfen randevu
veriniz,” anlamında kısa mektup yazıp postaladım. Altı ay sonunda hiç birinden
yanıt yoktu. Aynı mektubu 20 yayınevine daha yazdım; altı ay sonunda onlardan
da yanıt alamadım. Pes etmedim, 20 yayınevine daha yazdım; altı ay sonunda onlardan
da yanıt alamadım. Toplam 60 yayınevi olmuştu! Böylece geçen süre iki yıldı.
Yalnız,
randevu talep ettiğim 60 yayınevinden ikisi telefon ederek programlarının çok
dolu olduğunu bu nedenle ilgilenemediklerini bildirdiler; teşekkür ettim,
çağdaş bir nezaketti!
Uzun
süre sonra üçüncü grup arasında olan küçük bir yayın evi telefon etti; gittim,
“Kırmızı Değirmen” şiirler ve “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanım hakkında
bilgi verdim. Üç gün sonra tekrar bir araya geldik, “Şiirlerde siyasi mesajlar
var, basamam; romanı yayınlayalım,” dedi ve ilave etti: (…) lira katkıda
bulunursanız…
Kendisi de yazar olan bu zata, “108
şiirden 15 kadarının bazı dizelerinde Cumhuriyet, Atatürkçülük ve laiklik
söylemleri var. Siyaset işte bu! Siz bu düşünceyle Tevfik Fikret’i, Nazım Hikmet’i
nereye koyacaksınız?” dedim. “O başka, romanı yayınlayalım, parayı yarın yatırın,
gelin sözleşme yapalım,” dedi. “Önce okuyun, fikriniz olumlu ise parayı
yatıracağım, sözleşme sonra,” diye yanıtladım. “İşin orasına karışmayın,” dedi.
Görüşmelerden çekildim. Bir gün, İstiklal Caddesi’nde bir kitapevinin raflarına
göz atarken yayıncı sıfatıyla benden para isteyen kişinin kitaplarını başka bir
yayınevinin yayınladığını gördüm.
Bu olaydan birkaç ay sonra büyük bir yayın evinden mektup aldım;
ilgileniyorlardı. Dosya ile birlikte üç sayfayı geçmeyen özet ve bazı sorulara
yanıt istiyorlardı. Sevindim. İstenenleri hazırladım, yolladım. Romanımı ve
kendimi anlatma (pazarlama) ve bin sayfaya yaklaşan dosyayı özetleme konularında
tecrübesizdim. Kitap sayfası olarak, 417 sayfalık bu romanda “mıy mıy”
faslından hiçbir örnek yoktur: Atlanamaz! Tarihten felsefeye, siyasete,
sanatlara; şiirlerden, öykülerden, sinemadan tiyatroya ve yurt dışı yurt içi
gezilere kadar birçok farklı irdelemeler ve tartışmalarla çevrili trajik aşk
hikâyesini 15 – 20 sayfada özetleme olanağı olabilir; fakat 3 sayfada
özetlemek imkânsızdır. O iş, özet değil aşk hikâyesi dışında her şeyi atlamak
demektir. Tanıtımımda eksiklerim, yanlışlarım olmuş olabilir; ama “asıl olan romanın kendisi; nasıl olsa okunacak,”
diye düşünüyordum. Yanılmışım!
Yirmi
gün sonra dosyam, “Bir başka seferde görüşmek umuduyla,” ifadelerini içeren bir
mektupla iade edildi. Tabii ki üzüldüm. Okuduysalar eğer, beğenmedik demelerini
tercih ederdim. O zaman kendimi denetleme, yargılama olanağını elde
edebilirdim. Yayınevinin bir faydasını görürdüm! İade dosyamı elime aldım,
evirip çevirmeğe başladım. A4 kâğıdına tek yüz, çift aralıkla yazıldı, bin
sayfaya yaklaştı; piyasadaki klasörlerin en genişine anca sığdı. Klasörün ilk
sayfasına uzun süre baktım, sonraki sayfaları kamuda hizmet verdiğim müfettiş
gözüyle inceledim. Birlikte düşünelim: Bine yakın sayfayı tek tek okuyup
çevirelim, okuduk bitirdik, diyelim, sağdan sola çevrilen sayfaların zımba
deliklerinin başına geleceklere dikkat edelim! Zımba deliklerinin takıldığı
gibi, tahrip olmadan durması, okurken büyük özen gösterilse bile, sapasağlam
kalması olanaksızdır! Kalıp gibi yolladım, kalıp gibi iade edildi.
Bu dosya
okunmadı, özetle yetindiler. Bu düzende haklı
olabilirler; ama romana verilen emeği çok iyi bilmesi gereken kişiler emek
verip okumalıydılar. Tek bir ağaca
takılmak yerine ormanı görme olanakları olurdu!
Diğer önemli olasılıklar:
1- “Kırmızı
Değirmen” dosyasındaki şiirlerde siyasi mesaj var diyen küçük yayınevi gibi;
büyük yayınevi de, roman özetinden, sorularına yanıtlarımdan, arka kapak
yazısından “laik cumhuriyet, Kemalizm, sosyal ve siyasal yapının tartışılması
ve dinciliğe karşı duruş” günün siyasetine aykırı bulunmuş olabilir.
2- Yakın
ilişkilerin; 417 sayfalık romanda, toplam 1,5 sayfayla olsa bile anlatımı ayıp
görülmüş olabilir; ama görüşerek 1,5 sayfadan vaz geçilip geçilemeyeceği
aydınlatılmalıydı!
3- Basmakalıpçı kafalar, yenilikleri: yaşam
felsefesini ve sanatlara, siyasete, Anadolu tarihine; sosyal politikalara ve
Kemalizm’e ilişkin irdelemeleri; halkı fikre, düşünceye, duygulara yöneltmeye
çalışan; okura nefes aldırmayı hedefleyen etkenleri göremediler.
Varılan yer: Ülkemiz yayın dünyası
40 yılda daha da aşılamaz hale gelmiş!
Paranın sihri de yazardan yana değilmiş:
“O”
küçük yayın evinin para talebi bana yol gösterdi. İnternette bazı yayınevlerinin
para karşılığı tüm yayın hizmetini verdiğini öğrenmiştim. Bu yola girmeyi kararlaştırdım.
Cinius Yayınevi’ni seçtim. Hizmet paketi satıyor, aldığı para karşılığında
editöryal çalışmadan satışa kadar yayın yayım vadediyordu: “Bildiğiniz
yayınevi hangi hizmetleri veriyorsa biz de size aynı hizmeti sunacağız,” diyorlardı. İstenen parayı yatırdım,
sözleşmeyi imzaladım: Bu işi ciddiye almıştım, bence tarihi olan gün için,
karımı da yanıma almıştım: Saflık işte!
Dosyanın
okunması, editör önerileri, yanıtlarım, kapak düzenlemesi, dizgi adı altında dosyanın
bilgisayardan yazıcıya aktarılıp çıktıların ciltlenmesi; hepsi ayrı bir maceraydı;
macera ne kelime adeta savaştı; hem para veriyorum, hem de sabrediyordum.
“Dokun
Bana O Kadar Kolay Ki” romanıyla “Kırmızı Değirmen” şiirler kitapları çıktı; bu
kez tanıtım ve dağıtım tartışmaları başladı; “Bildiğimiz yayınevlerinin” basım
sonrasında yaptıklarının biri bile ortada yoktu. Web sitesine haber olarak
koymaları, satış sayfalarına geçirmeleri TANITIM-DAĞITIM-SATIŞ faaliyetleriymiş!
Şunu söyledim: “Boş lafı bırakın, İstanbul İstiklal Caddesi’ndeki
kitabevlerinin raflarına giremeyen kitabın dağıtımından, satışından söz
edilemez. Hiç olmazsa 200 kitabı seçeceğimiz 20 kitabevine yollayın.” 200 lira
istediler; verdim; çünkü çaresizdim. Bir başka gün bir telefon, Beylikdüzü’nde Kitap
Fuarı’na katılacaklarmış, benim kitapları da sergilemek için 150 lira istediler;
talep inanılır gibi değildi; ama ödedim. Yukarıda açıkça yazdım, çaresizdim!
Yüz
elli lirayı ödediğim gün şu kararı aldım: Sözleşme süresinin dolmasına bir iki
ay kala “sözleşmeyi uzatmayacağımı,” bildirerek bağları koparacağım; öğle
yaptım!
Basımından sözleşmenin iptaline kadar
olan sürede, birçok kez, kitaplaşan dosyamın son biçiminin CD’sini istedim:
Vermediler! Olaya hukuk ve etik açıdan bakıldığında da vermeleri gerekirdi. Yapmam
gereken yasal yollara başvurmaktı; yani bir avukata bilmem kaç bin lira ödemekti.
Artık bu iş için daha fazla masraf yapmak istemedim.
Dosyanız
kitaplaştı varsayalım; tanıtım ve kitabevlerinin raflarına girmek için başka
yol yok mu? Var! Yüz binler harcarsınız; büyük kentlerindeki dev reklam
panolarını afişlerle donatırsınız, gazetelere reklam verirsiniz, medyanın
röportajcılarıyla söyleşi yaparsınız, ya da işi tanıtım şirketlerine havale
edersiniz; böylece tanıtım ve dağıtım işini hallederek satarsınız; hatta sadece
yaşamakta olduğunuz aşkınızı anlatsanız bile!
Yazma
eylemimde tünelin ucundaki ışık ve yayın serüveni sonu:
Yayın dünyasının fotoğrafını çekmeğe, yazma
eylemimdeki düşüncelerimi aktarmağa çalıştım. Yeniliklerden söz ettim; peki,
başarılı oldum mu? “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki,” romanında ve şiirlerimde çabalarımı
ortaya koydum; başarılı olup olmadığıma halkımız karar verecek; o zaman bu
kervan ya yürüyecek ya da ben bu işten tamamen kendimi ayıracağım; ancak, aldığım
olumlu bilgiler tünelin ucunda bana ışık oldu. Bu romanın ve halen üretilmekte
olan şiirlerimin ilerideki aylarda yıllarda “Gün ışığına çıkıp çıkılamayacaklarını”
göreceğiz. Gerçek olan şu: bir yayınevi dosyaları okuyup ışığı görmedikçe her
şey bu düzende boş! Asıl karar verici halk; ama halka nasıl ulaşacağız? Okuyan
yayınevi olmadan bu olanak da yok!
Romanı
yazarken ilk sayfasından sonuna kadar anlaşılırlığı sadece aşk öyküsünde değil,
onu destekleyen tüm öyküsel anlatımlarda, siyasal tartışmalarda, yaratılışa ve
insan yaşamına ilişkin irdelemelerde halkın beğenisine ulaşmayı ön planda
tuttum. Okura sen de tartış demeyi hedefledim. Yazma işi bitti, örneklemeye
dikkat ederek, saptadığım 9 kişiden okumalarını istedim. “Okuyup düşüncelerinizi
özgürce yazar mısınız?” dedim. Bu kişileri; 20, 30, 40, 50 yaş gruplarından ve
inşaat mühendisi, işletme mühendisi, iktisatçı; kamu personeli; müfettiş, müdür
ve emekli devlet memuru gibi değişik mesleklerden seçtim. Dokuz kişinin 6’sı
kadın, 3’ü erkekti. Okuyup yanıtladılar. Kitabın çıkışından sonra okuyanlardan
düşüncelerini iletenler de oldu. İki grubun görüşleri örtüşüyordu. Sonuç,
“Tünelin Uçundaki Işık”tı!
İletilenlerin
özeti: Bütünüyle akıcı, sürükleyici; kimi yerde kahkahalar attıran,
kimi yerde duyguya boğup ağlatan, düşündüren, diye vasıflandırılmış; yakın
ilişkilerin çoğu yerde üç nokta ile geçiştirmesi yanında, üç yerde anlatımı, “seviyeli”
bulunmuş, âşıkların gezdikleri yerlerin ve müzelerin anlatımı canlı, başarılı
bulunup belgesel gibi deyimi kullanılmıştır. Doğumdan ölüme yaşam; özgürlük ve
mutluluk irdelemeleri, seksin Tanrı’nın bahşettiği yaratıcılığa ortaklık gibi
bir eylem olduğu tartışmaları cesurca bulunmuştur. Bayanlardan biri romanı
okuduğu günlerin birinde, yattıktan sonra, neler oluyor merakıyla yataktan
kalkıp tekrar okumaya başladığını; diğer de benzer tarzda yataktan kalkıp sabah
ezanına kadar okuduğunu ifade etti. Altı bayandan biri görüş bildirmedi; beğenmediğini
düşündüm. Üç erkekten birinin, yakın ilişkilerin anlatımını hoş görmediğini
anladım. Bu kişi, açıkça söylem yerine arkadan dolanmayı tercih etmişti.
Romanın basımından iki yıl sonra,
dünya klasiklerinin önemli kısmını okumuş bir Bayan, “Senin romanı okurken; birçok
tasvirde Dostoyevski’yi anımsadım; okuyanı olayın içine çekiyorsun: kimi yerde
kalbim duracak gibiydi, Şavşat’taki sabah kahvaltısında sanki ben de vardım.”
Dedi! Bunları duymak benim için mutluluk oldu.
Genel olarak, yakın ilişkiler üç
noktayla geçiştirilmiş; fakat üç yerde yarımşar sayfayla estetik kurallar
içinde, kuyumcu titizliğiyle de olsa anlatımın üç nedeni vardı. Birincisi,
yaradılış, seks, yaşam felsefesi kapsamında irdelenmekte ve Tanrı’nın, “Kendi
soyunu yarat,” emriyle bu işlevden tat alma duygusunun insanlara görevlerini
hatırlatma anlamında olduğu; cennetten kovulma hikâyesinde elmanın simge olduğu
yorumlarının yer almasıdır. İkincisi, Arzu
ve Süreyya, Londra’da izledikleri tiyatroda: oyuncular kâinatın yaradılışını
çıplak olarak yorumlarken bir kadın erkeğe, “Dokun Bana O Kadar Kolay Ki,”
diyor. Bu tümce romana isim oluyor. Üçüncüsü,
böyle bir açılımla romanda yenilik kapısı aralansın istendi.
Yakın
ilişkileri yazarken şartlanmaları nasıl aşacağımı çok düşündüm. Kadın özelliği
için “Cennetinkapısı” birleşik sözcüğünü yarattım. Erkeğin zorda kalışını
“Elli altı milyonluk ordu hazır ve nazırdı” diye yazdım. Meme sözcüğünü
kullanmakta duraksamadım; çünkü göğüs akciğerlerin bulunduğu geniş alanın
adıdır. Meme sözcüğü TDK sözlüğünde ve yazım kılavuzlarında vardır; kullanılmaması
“eşek için merkep” diyenlerin komik hallerine benzer.
Bu
yazıyı yazmakta olduğum günlerin birinde bir arkadaş ziyaretime gelmişti, “Ne
yapıyorsun,” dedi. Bu manifestoyu özetledim. “Kitaplarla birlikte sizlere
sunacağım,” dedim. “Anlattıkların başlı başına roman,” dedi. Haklıydı,
okuduğunuz bu yazı olabilecek en kısa özet; ama romanlaşsa kim yayınlayacak,
tanıtacak, dağıtacak? Zaten konu bu!
VE
A R A N I Y O R
“Dokun Bana O Kadar Kolay Ki” romanıyla
“Kırmızı Değirmen” şiirler kitabını ve “Yedi Yer Yedi Öykü” dosyası ile toplumumuzda
kangrenleşen miras paylaşımında kızların erkeklerce nasıl kandırıldıklarını gerçek
olaylara dayanarak konu edinen “Baha ile Safa 'Uyanın Kızlar' ” roman dosyasını okuyup görüşüp
yayınlayacak yayınevi aranıyor.
Erkan Yukarıoğlu
Öğleden önce: +90 212 271 20 71
Not: Bu roman öyküleri zaman zaman burada yayınlanacaktır. İsteyenlere bu kitap ücretsiz verilecektir; telefonunuz yeterli!
* * *
İsteyenlere hediye olarak verilir. 0212 271 20 71
erkanyukarioglu@gmail.com
DUYURULUR